Türk Haber Saati

Sebahattin Ali Neden Öldürüldü? Kimler ölmesini istedi?

Sebahattin Ali Neden Öldürüldü? Kimler ölmesini istedi?

Şair ve yazar Sabahattin Âli (‘Ali’ şeklinde okunması hatalıdır) 1931 yılı sonlarından öldürüldüğü 1947 Nisan’ına kadar defalarca yargılanmış, hapislere girmiş, kitapları ve dergisi defalarca toplatılıp müsadere edilmiş, velhasıl başı hiç CHP’den kurtulmamıştır. Sebebi ise kalıplara sığmayan, rejime körü körüne itaat etmemekte ısrar eden bir yazar olmasıdır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarndaki tek tip kütür ve muhalefetsiz, “kız gibi” bir ülke oluşturma çabaları hakiki sanatkâr kumaşından nasiplenmiş olan Âli’nin tepki duymasına ve zaman zaman haksızlıkları ve CHP’nin sömürü düzenini eleştirmesine yol açıyordu. Toplumu acımasız denilecek derecede gerçekçi gözlerle ele alması güllük gülistanlık bir toplum imajı çizme gayretkeşliğindeki yöneticilere batıyor, onları elbisenin içine giren bir diken gibi sürekli rahatsız ediyordu. Mesela 1945 yılında Sırça Köşk adlı kitabını yayımlar yayımlamaz CHP’nin Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılır. Kitap aslında bir masal havası içinde Tek Parti rejiminin üstü kapalı bir eleştirisini vermektedir (bugün de tarihi ve siyasi içeriğinin farkına varılmadan bir masal havasında okunduğundan eminim).

Velhasıl CHP faşizminin gazetesini kapatarak, kitaplarını toplatarak, yazılarıa dava açtırarak, mahkemelerde süründürerek, ensesine adamlar dikip takip ettirerek susturmaya çılıştıkları her defasında Âli’nin içindeki isyankâr taraf coşuyordu. Bu durumda ebediyen susturulması tercih edildi. Lakin Sabahattin Âli’nin ömrünün, Ömer Muhtar’ın idamından önce İtalyanlara dediği gibi, cellatlarınınkinden daha uzun ve daha şerefli olacağını tahmin edemediler.

Kitabımda bu cinayetin bilinmeyenlerinden çok pek dile getirilmeyen ve üzerinde yeterince durulmayan taraflarına değindim. Meselasolcu yazar ve şair Hasan İzzettin Dinamo, Prof. Çetin Yetkin’e gönderdiği uzunca bir yazıda Sabahattin Ali’nin, Nazilerin “İm flieken erschossen”, yani kaçarken vurulmuş süsü verme taktiğiyle sınıra götürülüp orada devlet tarafından öldürüldüğünü yazmıştır.

Yalçın Küçük’ün tezi daha karmaşık ve hakkını yemeyelim, daha ilginçtir. Şöyle yazar:

“Sabahattin Ali, Bulgaristan’a adam kaçıran bir şebekeyi yakalatma karşılığında Bulgaristan’a geçmek üzere zamanın Milli İstihbarat Teşkilatı olan Milli Emniyet ile yaptığı pazarlık sonucunda ve sınırı geçtiği bir sırada arkadan vurularak öldürülüyor.Sabahattin’in ölümü, öldürülmesinden altı ay kadar sonra, Türkiye’de sol tehlikeyi abartmak ve solcuları terörize etmek için büyük bir kampanya içinde kullanılıyor. Fetişçi ve bayağı sol, rejimin bu senaryosunu, biraz değiştirerek kullanmayı tercih ediyor.”1

Nitekim solcu Rasih Nuri İleri cinayeti, jandarmanın yakalayıp karakola götürdüğünü ve orada bir erin işkencenin dozunu fazla kaçırması üzerine Âli’nin öldüğünü, bunun üzerine cesedini götürüp yakaladıkları yere bıraktıklarını, cesedin Şükrü adında bir çoban tarafından “aylar sonra” çürümüş bir halde bulunduğunu, çobanın cenaze namazını kılıp gömdükten sonra(!) jandarmaya ihbar ettiğini, onların gelip mezarı açtıklarını…bir masal havasında anlatır ki, avantür film senaristleri yazmış zannedersiniz. Aydınlatmaktan çok karartır gerçeği. Bu da Sabahattin Âli cinayetinin basına intikal ettirilmesindeki ‘caydırıcı’ gerekçeyi açıklar. Solcular fena halde ürkütülmüştür Sabahattin Âli’nin feci bir şekilde öldürülmesinden. Derin devlet bir taşla iki kuş vurmuştur anlayacağınız. Hem iflah olmaz bir muhalifinden kurtulmuş, hem de onun gibi olmaya kalkışacak hadsizlere anlayacakları dilden bir gözdağı verilmiştir.

Doğrusu yayınladığınız belgelerden haberdar değildim. Her iki belge de Sabahattin Âli cinayetine yeni ipuçları düşürüyor. Mesela M. İmzalı muhbirin her iki yazışmada da bilgileri aldığı kişi olarak Neriman Hikmet’in adını vermesi önemli. Zira sol literatürde Suat Derviş’in ev arkadaşı olan Neriman Hikmet’ten hiç şüphelenilmemiş, ondan daima masum ve ürkek bir tip olarak söz edilmiştir. Hatta 1971 muhtırasından sonra evini basan polislere “arkadaşlar” demesi de şaşkınlığına yorulmuştu. Lakin sizin TTK Arşivi’nden bulduğunuz belgelerden anlaşılıyor ki, sosyalistlerin asla toz konduramadıkları Neriman Hikmet’in (fotoğrafta) polislere “arkadaşlar” demesi pek de garipsenecek bir şey değilmiş, zira içeriden bilgileri aldıkları “beşinci kol” vazifesini üstleniyormuş.

Mustafa Armağan

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ